Hiç lüks dert diye bir şey duydunuz mu?
Geçenlerde bir arkadaşım bunu maalesef terapistinden duymuş! Evet, bir terapist danışanına “bu anlattıkların lüks dertler” demiş!
Ne anlatılmalı peki? Neye gerçekten üzülmeye, neyi gerçekten dert etmeye hakkım var? Böyle bir liste var da bizim mi haberimiz yok. Kim karar veriyor lüks olmayan dertlere? Ya da lüksse lüks, buna üzülüyorum ben şu an arkadaşım denemez mi?
Bunu bir terapistten duymak kabul edilemez olsa da, var böyle bir şey. Hepimiz yaşamışız ya da yaşatmışızdır belki: Dert yarıştırmak. Seninki de bir şey mi diye dinlemek. Ya da, gerçekten herkes tarafından kabul gören bir dert geçirmiş birinin, örneğin bir sevdiğinin kaybını yaşamış birinin, diğerlerinin derdini yukarlardan bir yerden dinlemesi. Ya da, daha büyük sıkıntıyla uğraştığını düşündüğün birine kendi “minik” sıkıntını anlatamamak, “ay benimki de dert mi, insanlar neler yaşıyor” diye düşünmek.
Halbuki, o an hayatımda ne varsa odur merkezim. Neşeliysem neşeli, hüzünlüysem hüzünlü. Birinin cenazesinde kendi neşeni ortaya koymaktan bahsetmiyorum elbette. Ama kendi içinde bu neşeden utanmamaktan bahsediyorum. Ya da, başkaları için çok günlük bir konu senin için baş edilmezse bunu yok saymamaktan bahsediyorum.
Çokça şahit olduğum işlevsiz döngü şöyle: Ortada bir konu var. Konuya ilişkin her nedense kabul edilmeyen bir duygu var. Bu duygudan kurtulma isteği/utanç var. Ve sonuç tabii ki: nafile bir çırpınış.
Bu “dert ayırıcılar” sebep oluyor duygulardan kurtulmaya çalışmamıza. Kendi kendimizi bastırmamıza, yok saymamıza. Oysa duyguyu yaşamak, duygudan kurtulmaya çabalamaktan çok daha kolay. Derdi sahiplenmek de ötelemekten çok daha kolay, çok daha ferahlatıcı.
Lüks dertlerimizi bağrımıza bastığımız bir hafta dilerim hepimize 🤍